MEHMET SARAÇ


YOKUŞ YOLLAR

YOL


 

 YOKUŞLU YOLLAR

 

YOKUŞ YOLLAR

     Ben babamı, bir yaşında kaybetmişim. Kendisini hiç tanıma şansım olmadı. Belki tanımadığım için de hayatım boyunca onu pek özlemedim doğrusu.

      Eğer baba, beklenmedik bir anda ya da zamansız genç yaşta  kaybedilmişse bir ailede;

      Aile bıreylerinin hayat çizgileri, bir anda alt üst olur.

      Baba, ailenin hem çatısı hem de baba direğidir.

      Ondan sonrası hesaplar, tekrar yapılır.

      Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır..

      Onun yerini, önce varsa, yetişkin erkek çocukları, çocuklarda küçükse, anaları alırdı ve sonuçta, bütün işler ona kalırdı.

       İlk yapılacak işte, babanın bıraktığı yerden, kalan işleri devam ettirmek.

      Yani, çiftleri sürmek, ekinleri ekmek, biçmek ve harman işleri olurdu.

       /resimler/2019-5/28/0240197481529.jpg

                                                                              1970 HARMAN DÖNEMİ BELKESE KÖYÜ

       Bizde de bu işler, bizim yaşlarımız küçük olduğu için, çift sürme işi ve diğer bütün işler anacığıma kalmıştı..

       Anacım, çiftini sürerken, tek başına hem pulluğu tutup hem de hayvanlara "deh!" demeye gücü yetmiyordu. Onun için bu işi yapan ikinci bir kişiye ihtiyaç vardı.

      Tarla evlek, evlek yapılır, akşama kadar biri pulluğu ya da sabanı tutar, diğeri de onunla birlikte, nodullu değneği taşırdı.

       Ben, nodullu değnek işini yapıyordum ama akşama kadar çift süren, öküzlerin arkasında yürümekten bıkmıştım.

        Hele o çalılıklar arasını öküzlerle sürmek bizi çok yoruyordu. Saban, pulluk  bir türlü oralara yanaşmıyordu.

       Diyordum ki:

       "Buralardan bişey olmaz, saban  yanaşmıyor ,buraları sürmeyelim."

       O da bana: Oğlum,

       "El yüzü cırmalayacağına, yer yüzü cırmala" derdi .

       O zamanlar on yaşlarındaydım.

        Nodullu değnek taşımaktan bıktığım için, hergün anama;

       "Artık ben de çift sürecem" diye mızırdanıyordum.

       Çift sürmek, pulluğu sapından tutmak hoşuma gidiyordu.

       Ama o işe gücüm yetmiyordu..

        Anam dedi ki ;

        "Çok mu istiyon oğlum, o zaman leblebi büyüklüğünde dokuz küçük taş topla, yanıma gel" dedi.

        Ben dokuz küçük taşı topladım geldim. Avucumun içine  küçük taşları koyup sabanın sapından tutturdu. Kendisi de benim ellerimi avucunun içine aldı, Öküzlere "deh!" dedi ,

       Biraz gidince, taşlar avucuma batmaya ve benim avuçlarımın içi  yanmaya başladı. Vay avuçlarım!" diye bağırmaya başladım.

       "Bak oğlum" dedi anam,

       "Benim avuçlarımın içine bir bak, hep nasır, bu sabanı tutman için ellerin nasır tutması lazım; sen şimdilik  öküzleri dehleme işine devam et" dedi.

       Sonra,

      "Bu işlere de yarsıma, oku, kendini kurtar" dedi.

       /resimler/2019-8/16/1455107913602.jpg/resimler/2019-8/16/1436359100043.jpg

           Hatice SARAÇ- 1924                      Sadık SARAÇ (1920-1960)

       Harman dönemleri bir ay kadar sürer, herkes için, çok  zor geçerdi. Çıkarılan buğdaylar, hemen  o akşam anbarlara dökülürdü. Verim az olduğu için, genelde anbarlar dolmazdı.

       Hatta yağmurlu günlerde, gök gürlemesi olduğu zaman evdeki çocuklara: Gidin, gök gürlerken anbar kapakları üzerinde depinin, gürültü yapın ki; Allah dede anbarlarımızı doldursun" derlerdi. Biz de gök gürlemeye başlayınca, hemen anbar kapakları üzerine çıkar, zıplar, gürültü çıkarırdık.

       Birgün tarlada buğday ekiyoruz. Öğle vakti oldu. Öküzler dinleniyor, biz de yemek yiyoruz. Biz köy yakınlarındaki tarlalarımızı, hayvan gübresi ile güçlendirirdik. 

        Kır tarlalarına hayvan gübresi yetmezdi. Karşıda Rüştü amca kır tarlasına bişey serpiştiriyor. 

       "Ya ana" dedim, "o tarlasına ne ekiyor?"

       "Oğlum" dedi, yeni fenni gübreler çıkmış diyorlar, onu ekerdir. Ama, o kel toprakta bişey olmaz, bizim yerimiz taban toprak, göreceksin bak, bizimki daha bereketli olacak..."

       Fakat hiç de öyle olmadı. 

       Harman zamanı geldiğinde, bizim ekinler diz boyunda, gübre atılan yer çoşmuştu, içinde adam gözükmüyordu.

       Ertesi seneler, herkes bu gübreleri bol, bol kullandı. Artık anbarlarımız doldu, taştı. Ama dediler ki:

       "Bu gübreleri, bir sefer kullanıp, bi´ daha kullanmazsan, toprak artık eski verimi, vermezmiş."

       Hem de öyle oldu. Hep gübreleme, ilaçlama işleri her geçen sene kat, kat arttı. Verim de çok arttı...

       O yıllarda, kimsenin zengin olma gibi hayalleri bile yoktu.

        İnsalar yardımlaşmayı ve paylaşmayı severlerdi.

       insanlığın üstünlüğünün, paranın üstünlüğünü yendiği zaman dilimiydi.

       Onların, tek hayali, gelecek kışı, hem kendilerinin, hem de hayvanlarının rahat geçirmesiydi.

       Sonrası, makineşleme hızlandı, patozlar, döver biçerler, tarımı kolaylaştırdı. Çok insanın yapacağı işi bir, iki kişi yapar hale geldi.

       Bu insanları, tembelliğe alıştırdı. Evlere biraz para girince, eskisi gibi hayvan gütmek, dam, ahır temizlemek, koyun kuzu üretmek, tavuk besleyip hem etinden, hem yumurtasından faydalanmak unutuldu.

       Şehirlerde yaşamak onlara cazip geldi.

       Dediler ki gençlere:

       "Girersin bir fabrikaya, sen çalışırsın, hanımın bari, evde rahat oturur, dam yok, ahır yok...

       Hem kaynana, kayınpeder de yanında yok, onlar köyde başlarının çaresine baksınlar."

       Gele, gele geldik bugünlere, kulağımıza kim fısıldatıysa, bu şehirleşme masalını, biz ona kapıldık.

       Hayellerimiz ise, bu fenni gübreler sayesinde hormonlaştı, tepeye fırladı, kolay ve kısa yoldan zenginlik.

        Artık, bir çok işte çalıştıracak genç bulamıyoruz.

        Bizim dönem çocuklarının yaptığı işleri bugün artık Suriyeli ve Afganlı kardeşimiz yapıyor.

        Bizim şimdiki gençlerin hayelleri ise, kolay masa başı iş, dolgun ücret ve o devasa marketlerden çılgın alışveriş..

       Üreten, milletin efendisi köylümüz artık yerinde yok...

       Onları kaybettik.

       Yerini, milletin yeni efendisi seracılar aldı.

       Sık, sık efendi değiştirmeyi pek iyi saymazlar ama,

       Allah sonumuzu hayır etsin

 

                                                                                  M.SARAÇ