- Afedersiniz beyefendi, soyadınız Saylam mı?
Karşısındaki adam şaşkın gözlerle gözlerinin içine bakıyordu, hafifçe gülümseyerek:
- Evet ama bunu nasıl bildiniz şimdi? Beni tanıyor musunuz? Daha önce nerede karşılaştık? Ben hiç anımsamıyorum...
- Peki, Erdal diye de bir kardeşiniz var mı?
Orta yaşlardaki adam iyice hayretler içinde kalarak:
- Evet, evet ama bu kadarına da pes doğrusu! Siz kardeşimi tanıyor olmalısınız o zaman!...
Baharın ilk günleriydi. Kartal Yunus’taki, şimdi yerinde yeller esen Mutlu Akü Fabrikası’nın perakende satış mağazasında geçiyordu bu konuşma. Satış sorumlusu, müşterisinin ihtiyacı olan aküyü, yardımcısına hazırlattırırken öte yandan da büroya buyur edip birer de sade kahve söylemişti.
Havadan sudan geçen kısacık girişten sonra satış sorumlusu, Erdal Saylam’ın ağabeyine, merakını giderecek öyküyü anlatmaya başladı:
- Bakın biz Erdal kardeşiniz ile Nürnberg’teki yabancı dil okulunda beraberdik. 12 Eylül darbesinin biraz sonrasıydı. Hayatını kurtarabilmek için yurtdışına çıkabilmiş bir sürü genç, dil kurslarında buluşmuş, Almanca öğrenmeye çabalıyorlardı. Hatta bir kaç İranlı genç de vardı bizim sınıfımızda, Humeyni’nin hışmından canını kurtarabilmiş olanlardan.
Erdal, hoşsohbet, espritüel, şaka yapmasını ve yapılmasını bilen, gruptaki arkadaşlarca sevilen bir arkadaştı. Kahkahalardan ve gülüşmelerden fazla da pek bir anımız olamamıştı. Çünkü bir süre sonra her birimiz yaşamın bizleri serpiştirdiği yön ve zamanlara dağılıp, birbirimizi yitirmiştik.
Erdal’ın ağabeyi, ağzını, kulaklarını ve gözlerini açmış, soluksuz dinliyordu, satış sorumlusunun anlattıklarını.
- Kahvenizi unutmayın, buz gibi olacak şimdi, dedi satış sorumlusu.
- Eee... peki daha sonra ne oldu? Bir daha birbirinizi göremediniz mi?
- Ne yazıkki hayır. Ne Almanya ne de Türkiye adreslerimiz vardı birbirimizde. Ben, oturma ve çalışma izni almanın son derece olanaksız olduğu koşullarda, üniversiteye yaptırdığım kaydımı sildirip, deveyi gütmekten vazgeçip diyarı terk etmeye karar verdim.
Bir arkadaş “ben otomobilimle Ankara’ya gidiyorum, istersen seni de İstanbul’da bırakabilirim” deyince, o an karar verdim ve ikimiz düştük sılanın macera dolu yollarına.
- Peki sonra? Erdal ile ...
- Dedim ya, ben Erdal’ı bir daha ne gördüm ne de ondan bir haber aldım.
- Anladım da, benim Erdal'ın ağabeyi olduğumu nereden anladınız???
Satış sorumlusu gülümseyerek ayağa kalktı, çünkü o arada diğer müşteriler birikmeye başlamışlardı. İkram ettiği kahve için “ziyade olsun” teşekkürüne “afiyet olsun” dileğini iletti ve sağ elini Erdal'ın ağabeyinin omuzuna koyarak:
- Sesiniz Erdal'ın sesiyle aynı da ondan tanıdım, dedi.
“İnanmıyorum, yok canım daha neler” diye diye giden Erdal'ın ağabeyine el sallayarak diğer müşterilerle ilgilenmeye koyuldu satış sorumlusu.
Bir zaman sonra Ankara Abidin Paşa’da yaşadığı Erdal arkadaşına ulaşmıştı, satış sorumlusu.
“Ülen oğlum, ne biçim arkadaşlar buluyorsun sen böyle! Herif kafayı yemiş! Almanya nire, İstanbul nire, Ankara nire... Hiç bir insan, kısacık gördüğü bir arkadaşından ayrılıp da binlerce kilometre ötede, hiç ilgisiz bir yer ve zamanda duyduğu bir sesi, unutmayıp da bir başkasınınkine benzeterek kardeşini tanıyabilir mi!... Yav get Allasen!...” diyesiymiş.
Geçenlerde gördüğüm satış sorumlusuna “n’aber, şimdi Erdal seni telefondan arayarak işletmeye çalışsa, yemez misin” dediğimde “yemem tabii ki” asla yemem “dedi” kahkaha atarak.
Kimi yediğini, kimi içtiğini, kimi gezdiğini, kimi gördüğünü, kimi de işittiğini unutmazmış ama kimi de sabahleyin ne yediğini bilemezmiş...
Fikret Yıldırım
Düşünen Adam | François-Auguste-René Rodin - 12 Kasım1840 Paris • † 17. Kasım1917 Meudon

