Ne tuhaf değil mi!
Çevremizin ve kendimizin farkına vardığımızdan başlayarak yazıya ve söze dökülemeyecek sınırsızlıkta duygu, düşünce ve hislerle sürdürüyoruz yaşamlarımızı. İlk deneyimlediğimiz duygularımızın üzerine sayısızcasına yenileri binerek başı sonu olmayan zihin alanımıza dağılıp bilinç içi ya da dışında uçuşuyorlar. His ve düşüncelerimiz de öyle.
Çocukluğumuzdaki sevinçlerimiz, heyecanlarımız, düş ve kâbuslarımız, korkularımız bilinçli ya da bilinçsiz, ölünceye dek bizimle beraber aynı yolun yolcuları. Aniden bir koku geliveriyor farkına varmadan burnumuza, yine farkına varmadan hülyalara dalıp gidiyoruz; bir çift göz ya da bir resim görüyor “deja vu” dediğimiz yanılsamalara uğruyoruz; gazetedeki bir haber ya da televizyondaki bir sahne, bilinçdışımızdaki kayıt arşivinden tanımlanamaz çağrışımlarla şimdimize akıveriyor.
Bir ömürlük belleğimizdeki kayıtların ne zaman ve nerede bizi yakalayacağını kestirebilmemiz olanaksız. Söz konusu olan içinde yaşadığımız son derece hızla akan kültür nehri olduğunda ise resim çekebilmek akıl ötesi bir gerçeklik.
Din, millet, gelenekler gibi “biz”lik kutsallarına en ufak bir gölge düştüğünde gösterdiğimiz tepkiler, manipüle edildiğinde toplumsal kanamalara yol açıp uzun yıllar birlikte yaşayan insanları birbirine düşürerek ayırabiliyor.
“Ben”lik portresinin çerçevesizliğinin yanına bir de “biz”liğin boy resmini çekmek söz konusu olduğunda kadraja sığması akla ziyan oluyor.
“Atalarımız” referansı, yeryüzünde yaşayan tüm kültürlerin bir kendini kandırma çaresizliği. Çünkü ancak bir “ben”, “biz” diye konuşabilir; “biz”in “ben”liği olası değildir. Tam da bu noktada destanlar, mitler kendini dayatıyor.
Yok yok, yazıma başladıktan sonra yolumu kaybetmiş değilim; biraz sonra bağlamış olacağım.
Bizim “geçmiş” dediğimiz aslında “geç-” kökünden “-miş” yapım ekiyle türettiğimiz yeni bir sözcük ve “geride kalmış, olup bitmiş” olanı dile getiriyor. Oysa “geç-” kökü, “gece”, “geçim”, “geçimli”, “geçimsiz”, “geçit”, “geçiş”, “geçen”, “gecikme”, “geçer”, “geçerli”, “geçersiz” vb gibi pek çok sözcüğün de doğum yeri ve yer yer de “zaman” kaynaklı.
İşte bu ömür tünelinde seyreden bireysel özne “ben” ve toplumsal özne “biz”, kendi yaşadığı ya da başına gelen olayların bir “zaman tüneli”nde akıp geride kaldığını zannettiğinden bu yanılsamayı “geçmiş” olarak nitelendiriyor. Oysa geçen, geçmiş olan zaman değil kendisi. Bireysel ya da kitlesel tüm yaşantılarımız bizimle birlikte geçip gidiyor.
Diyeceğim şu özünde; “güneşin doğduğu yer” anlamına gelen üç tarafı denizlerle çevrili arazi “Anadolu” üzerinde bundan 5 bin yıl önce yaşayıp gitmiş olan kültürlerin temsilcilerini ancak çoğu toprak altında kalmış olan kalıntı ve buluntularla kim olduklarına ilişkin bilgiler edinebiliyoruz: Hattiler ve ardından Hititler ve giderek Luviler daha sonra Girit Adası’nda yaşamış Mikenler gibi çeşitli çivi yazısı ve tabletlerle bizlere izlerini bırakmış insanlar.
Bu kültürlerin bir zamanlar bu topraklarda yaşamış olduklarından hiç haberimiz yoksa hangi çağrışımlar bizi o eski yaşanmışlıklara götürebilecektir?
“Tarihte ilk kez birinin ortaya çıkarak “bu toprak benim” deyip etrafını çitle çevirdikten ve orada bulunanların da buna safça inanmalarından sonra mülkiyet doğmuştur” diyor Jean-Jacques Rousseau (1712 – 1778). Bu saptamadan hareketle dünyayı ele geçirip gezegenlerin bile tapusunu almak için çoktandır her türlü bombayı üretmiş bulunuyoruz.
Bizler mi toprağa sahip oluyoruz yoksa toprak mı bizleri altına alıp un ufak ediyor?
Nereden gelip nereye gittiğimizi öğrenebilecek miyiz yoksa “benim benim benim” ya da “bizim bizim bizim” diye kendimizi kandırmaya devam mı edeceğiz?
Baksanıza bireysel de olsa toplumsal da olsa belleğimiz bir yerden sonra iflas ediyor: Bireyselin yanında daha da ölümcül olanı “toplumsal alzheimer” gelip dayanıyor!
Fikret Yıldırım
Çorum Boğazkale | Hattuşa Ören Yeri


