Cumhuriyet (Arapça halk, ahali, toplum anlamlarına gelen “cumhur” sözcüğünden), siyasal ve yönetsel erkin halk ve temsilcilerince yürütüldüğü ve her türlü “tek adamlı” ve “monarşik” yönetim biçiminin karşısında duran bir devlet yönetim biçimi.
İnsanın yüzlerce yıllık toplumsal gelişiminin bundan yaklaşık 2 bin yıl öncesine denk gelen aşamasında, ilk kez Eski Roma anayasasında karşımıza çıkar “cumhuriyet” tanımı ve gerçekliği, Latincesiyle “res publica” (Republik, republic, republica gibi). Eski Yunan’daki “politeia” sözcüğünün Latince çevirisidir.
Yeryüzünün değişik coğrafyalarında toplumların etnik ve kültürel yapılarına koşut olarak çok değişik cumhuriyet denemeleri olmuş, Roma, Büyük Britanya, Rusya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğu gibi kimileri emperyal emellerle yayılmacılık politikalarıyla geniş coğrafyalara egemen olup daha sonra da tarih sahnesinden çekilmişken, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği ve Yugoslavya (Güney Slavları) gibi “sosyalist” deneyimler de başarısızlıkla sonuçlanarak küresel tarih kronolojisinde yerlerini almışlardır. Bugün Çin Halk Cumhuriyeti ve Hindistan Cumhuriyeti gibi çok çeşitli dinsel ve dilsel yapılar üzerinde yükselen cumhuriyetlerin yanında Amerika Birleşik Devletleri gibi bir devletler birliği, bir süper güç olarak dünyanın büyük bir bölümüne hükmederken Rusya Federasyonu ve Almanya Federal Cumhuriyeti de homojen yapılarıyla bir başka cumhuriyet örneğidirler.
Tüm bu dilsel, dinsel ve kültürel çeşitliliklerin arasında bugün 100’üncü yaşını kutlayan Türkiye Cumhuriyeti ise en geniş sınırlarına 1683 yılında ulaşan ve 1699 yılındaki Karlofça Antlaşması ile gerilemeye ve küçülmeye başlayan 600 yıllık bir dünya imparatorluğunun tarihsel albümünün son yaprakları arasından 29 Ekim 1923 tarihinde özgüvenle poz vererek bugünlerimize dek uzanagelmiştir.
Herkesin bildiğini bilindik sözcük ve tamlamalarla anlatmak, gerçekliğe karşı da saygısızlık olacağından buradaki amacım bilgiçlik yerine bilgi özetlemek yönündedir.
Düşünsel ve eylemsel kimlik ve kişiliğiyle zamanının çok ötesine geçmiş Gazi Mustafa Kemal önderliğindeki toplumsal bir örgütlenme ve dirençle, memleketin dört bir yanına çökmüş ve çöreklenmiş emperyalist akbabaların kovalanarak “İslam dünyasındaki ilk ve tek seküler cumhuriyet” örneğinin temellerini atmış “Kuvâ-yı Millîye” hareketini ve yüzyıllık sancılı süreci, 12 Eylül 1980 uzaktan kumandalı askersel faşist darbesinden sonra dünyaya gelmiş kuşaklara anlatabilmek hiç de kolay görünmüyor.
Ne tarihçiyim ne de tarih öğretmeni; Cumhuriyet’imizin 100’üncü yılına ilişkin düşüncelerimi yazmam, bu dünya tarihindeki özgün Cumhuriyet projesinin bir çocuğu olarak görevim olduğu inancıdır. Cumhuriyetin 39. Yılında dünyaya geldiğimi hesapladığımda ne denli genç bir gelecek projesinin üçüncü kuşağına ait olduğuma çok şaşırmıştım.
Neredeyse 10’ar yıllık aralarla hiç durmamacasıya askersel ve ekonomik müdahalelerle 100’üncü yaşına ulaşan Cumhuriyet’imizin son beşte birlik ömrü içerisinde maruz kaldığı tahribat ise tarihçilerin ve toplumbilimcilerin analizlerini bekleyecektir.
Çocuklar “şimdi”de yaşar, geçmişleri yoktur, bizlerse ne denli ağır maliyetli ve bedelli bir geçmişin üzerine varolabildiğimizi bilebilecek bilinçteyiz.
Cumhuriyet’in son kuşağının bir temsilcisi olarak hayatta olan diğer Cumhuriyet büyüklerimizle birlikte içimizdeki çocuklarımızı öldürmediğimizi çok iyi biliyorum.
Cumhuriyet değerlerini yücelten ve bu uğurda can veren başta çağdaş ve ilerici önder Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm özgürlük, bağımsızlık ve adalet savaşçılarının önünde saygı, sevgi ve sadakatle eğiliyorum.
Yaşasındır Cumhuriyet!
Yaşatılacaktır Cumhuriyet!
Fikret Yıldırım
(*) Anadolu Ajansı | Kırklarelili Çiftçilerin Traktörleriyle Haykırdıkları Manifestolarıdır

